Müzecilik: Kim Dahil Olabilir, Kim Olamaz?

Lara Özlen / beraberce Değişim 2018 Gönüllüsü

Bu yazıda genel olarak çeşitli müzecilik biçimlerinden bahsetmek istiyorum. Buraya geldiğimden beri irili ufaklı pek çok müzeye gittim. Bazıları sanat kodamanlarının işlerini, bazılarıysa tarihte o kadar da görünür olmayan sanatçıların, komünitelerin işlerini kapsıyordu.

Koalisyondakilerle New England Museum Association’ın (NEMA) Hareket Halindeki Müzeler konulu, birkaç günlük müzecilik konferansına gittik. Ben sadece bir gününe katıldım birçok sebepten. Bir tanesi, yetiştirmem gereken işler olmasıydı. Diğeriyse, konferansın yapıldığı Stamford Hilton Otel’de çalışanların greviydi. Her nasılsa, konferansın organizasyonunu üstlenenler neredeyse 1 yıldır süren grevden -sendika temsilcisi konuşmacılara mail atıp konuşmalarını geri çekmelerini isteyene kadar- haberdar olmadıklarını iddia ettiler. Tüm organizasyonu yeniden yapmanın imkansız olduğunu ama politik sebeplerle çekilenleri anladıklarını söylediler ve grevin temsilcilerini mikrofona davet ettiler. Birçok şey benim için fazlasıyla liberaldi o noktada, ama nasıl bir dünyada yaşadığımı unutmamalıyım değil mi? Birçok açılış konuşması, kadınların ve beyaz olmayan “azınlıkların” yönetim kadrolarına daha fazla dahil edilmeleri gerektiği konusunda hemfikirdi. Kocaman pasta dilimleri, grafikler havalarda uçuştu. Bu konuların sadece bu şekillere hapsedilmemesini umuyorum. Ama kalabalığın çoğunluğunu erkeklerin oluşturuyor olması umut vaat etmiyor.

Koalisyondakilerin “müze yıldönümlerini anlamlı kılmaya” dair paneli birçok açıdan düşündürücü ve bol katılımlıydı. Gerçekten de anmalar, doğum/ölüm günleri zamanda bazı dönüm noktaları, ya da geriye dönük muhasebeler için doğru anlar olabilirler. Nelerin hatırlanıp kutlandığı, nelerin unutulmaya terk edildiği üzerine muhabbet ettik uzun uzun. Amerika özelinde Columbus gününden, Şükran gününe kültürel olarak geçmiş bağlarından koparılıp kolonyal geçmişi yok sayılmış pek çok önemli gün var. Hafıza mekanları ya da müzeler, bu kendine mal etme halini nasıl tersine çevirebilir ve daha az görünen, ana akımda kendine yer bulamayan şeyler görünür hale getirilebilir? Şu halde, hepimiz için yol hala uzun gibi; insanlık tarihi kadar uzun ve çelişkili.

Bu konuşma ve birçok başkası yakındaki Bruce Museum’a, otelin dışına alındı. Dinlediğim konuşmaların hepsi hangi tarihlerin görünür kılındığı, hangilerinin üzerinin örtüldüğü; müzecilik endüstrisinin sertliği ve kapitalizmle yakın ilişkisi, müzeciliğin sınıfsallıkla ilişkisi üzerine çok kafa açıcı konuşmaları içeriyordu. Tahmin ettiğim gibi, konuşmaların yarısından azını feminist ya da LGBTİ+ müzecilik, görünürlük meseleleri kapsıyordu. Bu yüzden Margaret Middleton’un LGBTİ+ kimliklerin tur anlatılarına ya da bilgi kartlarına dahil edilmeyişi üzerine yaptığı panel çok tatmin ediciydi. Middleton neden birilerine gey, lezbiyen ya da trans demekten bu kadar korktuğumuzu sordu, yıllarca onların hetero olduklarını varsaymaktan daha mı kötüydü onların kimliklerini “açık etmek?” Kuir olasılık hallerinden ve bunun görünür olmayla, temsil edilmeyle olan ilişkisinden bahsetti. Bu meselelerin bazı eğitimlerle, kurumlara yapılan baskılarla çözülebileceği üzerine konuştu. Ayrıca Woman/Trans/Femme in the Museum makalesinden de alıntılar yaptı. Margaret ve kadın hakları meselesine, eşit ücret dağılımına, kadın tarihine önem veren pek çok insandan duyduğum bir de şahane kitap var: An Archive of Feelings. Aslında birçok kuir, LGBTİ+ için anaakımda görünürlük meselesi hala çok önemli, her ne kadar birçok temel hak kazanılmış olsa da.

Leslie-Lohman Museum of Gay and Lesbian Art’ta galerinin girişinde beni Meksika’dan bir sunak karşılıyor. Trans Altar, Sol Aramendi ve Lunicorns tarafından nefret cinayetleriyle öldürülen translar için yapılmış, fotoğraflar ve mumlarla, kitsch süslemelerle dolu gey ötesi bir anma alanı. Bunun dışında Donna Gottschalk ve Stephen Varble’ın retrospektifleri vardı. İkisi de tarihsel olarak hareketin yükseldiği 1970-1980’lerde yaşamış. Donna, lezbiyen örgütlenişler üzerine fotoğraflar çekmiş; Stephan çöpten dönüştürdüğü giysileriyle sokaklarda fluxus performanslarına koşmuş. Donna’nın fotoğraflarında lezbiyen-biseksüel feminist hareketin tarihine dair çok şey bulmak mümkün: Come Out Fanzini, The Ladder Magazine, Radicalesbians Bildirisi, Dyke Yürüyüşleri…

Galeride ve internet sitelerinde pek çok şeyin dijitalize edilmiş hali var. Hatta birçok sergi materyali Lesbian Herstory Archive’dan ödünç alınmış. Sonuç olarak bu eserler LGBTİ+ hareketin tarihini de oluşturuyor ve herkes tarafından ulaşılabilir olmaları önemli.

Gerçekten de dijital olarak ulaşılabilen her bilgi, eser, çok daha ilgi çekici ve anlamlı artık birçok insan için. O yüzden birçok müze de, aplikasyonlar üretmenin, daha kullanıcı-dostu, yeni nesil teknolojileri öğrenip daha çok insana ulaşmanın peşindeler.

Brooklyn Müzesi’nde Soul of a Nation: Art in the Age of Black Power ve Half the Picture: A Feminist Look at the Collection sergilerini gezme fırsatım oldu.

İlki Afro-Amerikalıların 1963-1983 arasındaki politik çalkantısı bol dönemde yaptıkları işleri kapsıyordu. O dönemde bilmediğim pek çok Afro-Amerikalı fotoğrafçı, ressamla tanıştım ve 60’larda güçlenen Black Panthers hareketinin sanatı nasıl etkilediğini gördüm. İkincisi sergilere, müzeciliğe feminist bir bakışın nasıl olabileceğini tartışmaya açıyordu. En sevdiğim fotoğraflardan biri Carrie Mae Weems’in Afro-Amerikan bir kadınla adamı bir masada, Malcolm X posteri eşliğinde otururken çekilmiş olandı. Bir de Judy Chicago’nun önemli kadın figürlerle (Simone de Beauvoir, Sappho vs) hayali bir yemek yediği bir “akşam yemeği partisi” yerleştirmesi vardı ki, o da duygulanmalara sürükledi. Feminist sanatın en bilinen, en eski örneklerinden Guerilla Girls’ün birçok işi vardı bu bölümde. Kadın sanatçıların birçoğunun büyük galerilerde yer alamayışından, erkekler ve kadınlar arasındaki gelir eşitsizliklerinden, ya da kadınların genel olarak sergilerde çıplak modeller olarak görülebiliyor olmasından şikâyetçilerdi. Ve galiba haklılardı. Onların bu işleri üretmeye başlamasından sonraki yıllar içinde durum azar azar değişmiş olsa da, hala bir eşitlik olduğu pek söylenemez. Hatta benzer olarak, beyaz ve heteroseksüel olmayan komünitelerin (Afro-Amerikalılar, Latinolar, queerler vs) büyük galeriler içinde kendilerine ait bir retrospektifleri yoksa, beyaz erkeklerden daha az yer aldıklarını görebiliyor insan. MOMA’da politik murallar ve baskılar yapan Charles White’ın retrospektifi böyle bir istisnaydı mesela. Diego Riviera’yla yakın dönemlerde benzer politiklikte işler çıkarmışlar: İkisi de komünizme ve halklarının haklı mücadelesine gönül vermişler.

Benzer görmezden gelişlerin, dev galerilerin ışıltılı dünyasında var olamayışların, pek çok kuir sanatçı için de geçerli olduğunu rahatlıkla söylemek mümkün. Sanatçıların çok azının kuir kimliklerinden bahsediliyor, ya da bu konu bahsetmeye değer bile görülmüyor, her ne kadar sanat eserlerinin üretimini, karakterini etkiliyor olsa da. O yüzden Leslie-Lohman müzesi ya da Museum of Trans History & Art var: Kendi alanlarını kendileri açabilmek, tarihlerini görünür kılabilmek ve başkaları için de bu görünürlüğün sürekliliğini sağlamak… Sanki sürekli minik minik, böyle görünürlük hamlelerine ihtiyaç varmış gibi türlü kanallardan. Yoksa tarihin tozlu sayfaları tarafından yutulmak olası mı acaba?

Aslında bir yanıyla da iki ayrı katta sergilenen bu iki sergiyi, onları şekillendiren akımları, eserleri tarihsel olarak bir arada, birbirinin ardı sıra gördükten sonra, kadınların, siyahların, LGBTİ+’ların özgürleşmesinin de nasıl birbiri içine geçmiş şekilde ilerlediğini gördüm. Aynı dönemde hem Kara Panterler’in yükselişi, hem de AIDS krizi var mesela: Afro Amerika tarihinin arasından bir tane pembe üçgen fırlıyor. Öyle birçok hareketin iç içe geçtiği, birbirini belki de beslediği bir dönem.

Kafam bir süredir gördüklerimin yanında görmediklerimin nerede olabileceğini sorgulamak üzerine sık sık düşünürken buluyor kendini. Sahi, tüm tarihin beyaz adamlardan ve onların zaferlerinden oluştuğuna, onlar tarafından yazıldığına inanmıyorsak nerede bunca beyaz olamayan insan (Afrikalılar, Latinler, vs) ya da bunca kadın ve LGBTI+? Bir şeylerin sergilenebilir olup olmadığına, başyapıt olup olmadığına, hangi gazetelerde nasıl reklamlar çıkacağına… tüm bunlara kim, hangi saiklerle karar veriyor? Sanırım gittiğim müzecilik konferansında bu sorulara aradığım cevapları verebilecek ya da herhangi bir aksiyona katılacak pek az insan vardı. Ama yine de, eğer “beyaz olmayan insanlar” ya da “cinsel azınlıklar” (azınlık olduğumuzu düşünmüyorum, o yüzden tırnak işaretini kullanıyorum) olarak bizler kenara çekilmeyi ve zemini beyaz cis erkeklere bırakmayı seçersek, temsil ve görünürlük meselesi çözümlenemez hale gelebilir.

* Bu yazıda “kadın” ve “erkek” kategorilerinin ingilizcesi “cis” olan, Türkçesi “na-trans” olarak çevrilmiş, na-trans kadınlar ve erkekler olarak kullanıyorum (aksi özellikle belirtilmedikçe).

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir