Hafızanın Gölgesinde, Varlık ve Yokluğun İzinde

Özgür Amed / beraberce Değişim 2018 Gönüllüsü

beraberce Değişim Programı kapsamında Amsterdam’da katıldığım “Hafıza Mekânları” deneyimi bitti. Programa başvururken başvuru çağrısındaki “kolektif hafıza, hatırlama, unutma ve yüzleşme konularına ilgili ve eleştirel yaklaşanların, hafıza ve vicdan mekânlarının demokratikleşmeye katkıda bulunabileceğine inananların, dünyadaki deneyimlerden yararlanmalarını, bilgi ve deneyim değişimi yapmalarını ve bu deneyimi Türkiye için işlevselleştirmelerini amaçlıyor” kısmı açıkçası beni çok heyecanlandırmıştı.

Başvurum olumlu sonuçlandıktan sonra “Şimdi nasıl bir süreç beni bekliyor?” heyecanı başlamıştı. Gidişi, gelişmeleri, dönüşü, sevabı ve günahları ile her açıdan çok değerli bir deneyim oldu, benim için. Normalde işlerim pek rast gitmez ama Amsterdam’da “hafıza yolculuğum” olabileceği kadar iyi gitti. İyiden kastım aslında birden çok hafıza mekânına kavuşmuş olmamdı. Bu konuda olabilecek en zengin şehirlerden birine gitmiştim. Temel motivasyonum şuydu: Geçmiş ve aslında geleceği kurtarmanın yegâne yolu “şimdiyi kurtarmak”tan geçiyordu. O halde, hangi yol ve yöntemler bana yardımcı olabilirdi, insanlığın kolektif-toplumsal hafızası neler yapıyordu bunun için? Çünkü bugün, dün için gelecek; yarın için geçmişti. Hafıza/Hatırlama edimini bu hat üzerine kurmuştum! Enzo Traverso’nun Türkçe’ye yeni çevrilen “Solun Melankolisi” adlı kitabından referansla belirtecek olursak “Hatırlamak, kurtarmak demektir; geçmişi kurtarmak ise şimdiyi değiştirmek anlamına gelir.”

Gittiğim onlarca müze/enstitü ve sergide bu konuda özellikle sorular sordum. Kürt olduğumu söyleyince genelde sohbet ‘empati’ üzerinden gidiyordu. Kürtleri tanıyoruz, farkındayız, diyorlardı. (Bu kısma pek katılamayacağımı üzülerek belirtmeliyim.) Hatta Ulusal Holokost Müzesi’ndeki görevli “Bize benziyorsunuz.” diyerek seviyeyi bayağı yukarı çekmişti. Genel olarak peşinden koştuğum iki şey vardı: Birincisi hafıza ile kurulan ilişkideki yol ve yöntem, ikincisi de Holokost konusunun nasıl ele alındığıydı! Yoğunlaşma alanım ister istemez Holokost konusuna da kaydı çünkü hafıza için en çetin alanlardan birini teşkil ediyordu. Bir diğer sebep, bu kavramın özellikle ‘batı’cıl yönü idi; doğu cephesinde genel olarak çok bahsi geçmemesi, bunun sınırlarına dair beni yeniden düşünmeye götürdü. Çünkü kişisel düşüncem, Holokost epistemiğinin hala “evrensel” olduğunu söylemek zor.

İlk iki yazıda, bulunduğum Castrum Peregrini kurumuna odaklanmıştım. Bu yazıda ise Castrum dışında gittiğim diğer kurumlar ve onların deneyimleri, çalışmaları hakkında genel bir çerçeve paylaşmak istiyorum. Bir nevi kaldığım kırk beş günün özeti!

Pek çok mekâna gittim ama bunlardan birkaç tanesi hakkında konuşmak, gözlemlerimi paylaşmak istiyorum.

***

DAMNATİO MEMORİAE: SPİNOZA!

Spinoza her yönü ile ilginç bir filozof. Onun izini Hollanda’nın her tarafında bulmak mümkün. Hemen her şehirde ya bir heykeli ya da onun adı verilmiş bir cadde var. Çünkü hikâyesi Amsterdam’da başlıyor ve diğer şehirlere sıçrıyor. Spinoza’nın peşine düştüm çünkü bugün ondan geriye ne kaldığını, Hollanda’nın onunla nasıl bir yüzleşme yaşadığını, onun adına açılan mekânlarda nelerden bahsedildiğini merak ediyordum. Ama önce belki biraz ondan kısaca bahsetmekte fayda var.

Spinoza, Yahudi bir tüccar ailesinin oğlu olarak 1632 yılında, Amsterdam’da doğar. Altı yaşında haham okulunda öğrenci olur. Oldukça başarılı bir öğrencidir, Yunanca ile Latinceyi öğrenir. Buna rağmen 24 yaşına geldiğinde Yahudi cemaatinden kovulur. “Dehşet verici davranışlar” sergilemesi ve “korkunç bir tanrıtanımaz” olması, kendi halkından dışlanma sebebi olarak gösterilir. Oysa, gayet normal davranışlara sahip bir panteisttir. O zamana kadar yazdığı veya yayınladığı bir şey de yoktur. Aforoz edildikten sonra Baruch olan adını değiştirip Benedictus yapar. Yaşama “Benedictus de Spinoza” olarak atılır. Geçimini optik işinde mercek perdahlamakla sürdürür. Yerleştiği Rijnsburg’ta kısmen de olsa felsefi çalışmalarına devam eder. 1678 yılında Den Haag’ta öldüğünde geriye birkaç eser bıraksa da bugün kıta usçuluğunun en önemli temsilcisi kabul ediliyor. Kendinden sonra etkilemediği akım neredeyse kalmadı. Sadece felsefî akım değil, insanların düşünce yaşamını da büsbütün etkiledi!

Çünkü Spinoza bir kitap yazdı ve bu kitabı, Tractatus Theologica Politicus- Teolojik ve Politik İnceleme, düşünce tarihinin en tehlikeli kitabı oldu, öyle kabul edildi. Yüz yıllarca yer altında, el altından dağıtıldı! Bir özgürlük savunucusu olan Spinoza’nın felsefesi/kendisi bugün, hala pek çok yerde yasaklı!

İlk olarak Rijnsburg kentine gittim. Burada “Spinozamuseum” adında bir müze ev var. Amsterdam’da kendi cemaatinden aforoz edildikten sonra gittiği ve mercek işi ile uğraştığı ev. Sokağına girdiğimde heyecanlandım. Çünkü onun, bu sokakta yıllarca yürümüş olduğunu düşünmek ilginç hissettiriyordu. Kaldığı ve bugün müze olarak hizmet veren evin kapısını çaldığımda yaşlı bir çift karşıladı beni. Bu nazik çift, gelen ziyaretçilere evi tanıtıyordu. İki katlı evin içinde Spinoza’nın kitapları, mercek işi yaptığı alet, sobası, çalışma yeri ve yasaklı kitabı Tractatus Theologica Politicus’un ilk baskısı var. Evin içinde ayrıca kendi dönemi ve sonraki dönemlerin önemli gelişmelerini hatırlatan bir çizgisel duvar var. Üst katta görsel bir Spinoza sunumu da mevcut.

İkinci Spinoza müzesi için Den Haag şehrine gitmek gerekiyor. Haftanın sadece birkaç günü, iki saat kadar ziyarete açılan bu ev, aslına bakarsanız her yönü ile ilginç. Spinoza Caddesi üzerinde bulunan üç katlı bir evin önüne geldiğimde, hemen karşısında büyükçe bir Spinoza heykeli dikildiğini görüyorum. Bu ev önemli çünkü Spinoza’nın öldüğü oda en üst katta. Fakat odayı görmek yasak. Spinoza hala yasaklı

Sebebini sorduğumda doyurucu bir cevap alamıyorum. Bir Yahudi’nin evi aldığını ve kapattığı söylüyor, ileride evi komple satın alıp odayı da ziyarete açma planlarının olduğunu ekleyerek, elbette.

Evin en alt katında Spinoza hakkında yazılan kitaplar var sadece. Onlarca dilde, hem farklı dillere çevrilmiş kendi kitapları hem de hakkında yazılanlar dizilmiş raflara. Beni karşılayan kadın, evden çıkarıp binanın arka tarafına götürüyor. Spinoza’nın bahçesi var orada, fakat bahçeyi de görmek yasak. Telefonunu çıkarıp bahçe fotolarını gösteriyor bana. Sonra şayet görmek istersem Spinoza’nın mezar yerini tarif ediyor. Mezarının peşine düştüm bu sefer, şehir merkezindeki “Denieuwekerk” kilisenin bahçesinde soluğu aldım. Spinoza’ya ait olduğu söylenen mezar karşımda! Üzerinde Latince, kemiklerinin bu arazide gömüldüğü yazılı! Fakat kimse emin değil! Kemiklerinin mutlaka çıkarılmış olduğuna inanıyorlar. Çokça ziyaretçisi olan bu mezarda kendisi var mı yok mu belirsiz!

Bu iki müze ev gezisinden çıkardığım şey, Spinoza’ya dair tabuların halen tam yıkılmadığını görmek oldu. Yaşamını yitirdiği üst katın gizemi, bahçesinin bile hala saklanıyor oluşu, belirsiz bir mezar! Bir insanın ölüm yerinin belirsizliği onun hafızayla olan ilişkisine dair önemli bir ipucu. Tarihsel açıdan önemli simaların mezar yerleri yoktur! Devletler için sırdır! Bu durum ister istemez “Damnatio Memoriae” kavramını düşündürtüyor. Yani hafızanın lanetlenmesi /hatıranın lanetlenmesi demek. Onursuzlaştırmanın bir formu kabul ediliyor. Kavram Roma Senatosu’ndan vatan hainleri ya da Roma Devleti’nin itibarıyla oynayanlar için ortaya çıkmışsa da daha sonra form değiştirerek günümüzde bir devlet politikası olarak kullanılmaya başlandı. Bir insana, topluluğa dair imgeleri, anıları, hafızayı yok ederek; lanetleyip uzaklaştırarak onu yok edebilirsiniz. Spinoza’nın durumu elbet ilginç. Hem özgür hem tutsak! Görünen o ki Spinoza’nın çilesi devam ediyor…

ANNE FRANK EVİ: YAZI NEYİ KURTARIR?

Hollanda’nın en çok ziyaret edilen, en çok gidilen yeri şüphesiz Anne Frank Evi’dir. (Anne Frank Huis) Çünkü Anne Frank 2. Dünya Savaş’ına dair en önemli hafızalardan biri. Anne (12 Haziran 1929 – Şubat 1945) 16 yaşında Bergen-Belsen kampında tifüs hastalığından yaşamını yitirdi fakat insanlık tarihine eşsiz bir hafıza bıraktı: Günlükler!

Naziler Amsterdam’a girdiğinde her tarafa ulaşırlar. Baba Otto Frank güvenli olduğunu düşündüğü bir yere ailesini taşır. Orada başka bir aile daha vardır ve 25 ay sürecek dünyadan kopma öyle başlar. 1942-44 arası süreçte evde yaşayan 8 kişinin her şey ile bağlantısı kopar. On üçüncü yaş gününde kendisine hediye edilen bir ajandayı günlük olarak kullanmaya başlar Anne ve saklandıkları iki yıl boyunca yaşanan olayları günü gününe yazar. Yazdığı yazılar Kitty adında birine ithafen yazılmıştır. İki yıl sonra saklandıkları yer polis tarafından basılır. Fakat günlüklerin bir kısmı kurtarılabilmiştir.

O günlükler bugün 70 dile çevrilmiş, üzerine yüzlerce kitap, onlarca film yapılmış durumda. Anne günlüğünde “Öldükten sonra da yaşamak istiyorum. Onun için Tanrı’ya bana bu vergiyi bağışladığı, kendimi geliştirmek, yazıyla kendimi, içimdekileri anlatmak kolaylığını verdiği için dualar ediyorum. Elime kalemi alınca hiçbir şey gözümde değil, üzüntülerim siliniyor, cesaretim artıyor. Ama bakalım gerçekten değerli bir şeyler yazabilecek miyim? Umudum var. Niye mi? Yazarken düşüncelerimi, düşlerimi, yaşadığım, istediğim şeyleri gözümün önünde canlandırabiliyorum.” diye yazmış. Öldükten sonra da yaşıyor Anne Frank! Çünkü yazı yaşamı kurtarıyor, anıyı kurtarıyor, hafızayı diri tutuyor.

1957’de müzeye çevrilen bu evin yaz-kış fark etmeksizin önü uzun kuyruklardan oluşuyor. “Anne Frank Evi” deyince, insanın aklına küçük bir ev geliyor nedense! Oysa bu mekân koca iki binadan oluşuyor. Açıkçası büyük beklenti ile gittim. Hele de bugün uluslararası bir kurum haline gelmiş olması, önemli bir eğitim alanı kabul edilmesi, eğitim sisteminde öğretilen ilk değerlerden biri olması, neredeyse tüm okullara adının verilmesi ve diğer ülkelerde bu adla yapılan çalışmalara baktığımda evi daha da merak etmiştim.

Girişte yaşınız ve hangi ülkeden geldiğiniz alınıyor, sonra tur başlıyor. Evin dar koridorları, dik merdivenleri ve gizli geçitlerinden son kata ulaşıyor, sonra oradan başka yollar vasıtasıyla aşağı varıyorsunuz. Ev içinde en fazla ilgi çeken kısım gizli bölme denilen yer olsa gerek. Bir kitaplık ile saklanan gizli bir geçit bugün olduğu gibi sergileniyor. Evi ziyaret ettikten sonraki gün, çalıştığım kurumdaki koordinatör arkadaşa ev hakkındaki fikrimi söyledim: “Evde beklediğimden çok daha az eşya vardı. Koca binada sergilenen materyal sayısı, bunlar hepsi o döneme ait birer hafıza artık, çok çok az geldi bana. Bina sanki boştu! Görsel ve işitsel şeylere ağırlık verilmişti. Bu kadar fazla ziyaretçisi olan bir yer, daha çok şey sunabilirdi.”

Arkadaşın cevabı ilginçti: “Anne Frank’ın evinin genel olarak boş olduğunu tüm Hollandalılar bilir ama dışarıdan gelen birinin bunu söylemesine ilk defa denk geliyorum!”

İlk izlenimim bu olmuştu. Çok daha fazla şey görmek istiyordum. Fakat bu gezinin esas duygusu yine “yazı” meselesi oldu. Gencecik bir kız, neredeyse bir ülkenin ve halkın hafızası olmuştu yazı sayesinde. Tüm mesele de buydu! Kaldığı, saklandığı odaya girdiğimde çok heyecanlandım. Günlüklerinin ilk hali de müzede var. Evden çıkarken, bende net olan duygu “yazının koca bir geçmişi kurtardığı” idi. Çünkü zor olan zamanlardan geçerken, dünyanın vahşete büründüğünü küçük kalbi ile görürken, hayallerin ve umutların paramparça olmasını engelleyecek bir şeye ihtiyaç duymuştu Anne. “Milyonlarca insanın acı çekişini hissediyorum.” diyerek yazıya sarılmıştı.

VİYANA YAHUDİ MÜZESİ: BİR HAFIZA KAVGASI!

Viyana’daki Yahudi Müzesini daha önce duymamıştım. Bu programa başvururken hakkında bilgi sahibi oldum. Yahudi kültürü, dini ve tarihi hakkında farkındalığı arttırmayı amaçlayan karşılaşmanın, yüzleşmenin ve anlamanın önemli mekânlarından biri kabul ediliyor. 1895’te bir grup Viyanalı Yahudi vatandaşın desteği ile kurulan müze, dünyadaki ilk Yahudi müzesi olma özelliğini taşıyor. İlk açılan Yahudi müzesi olması önemliydi ve komple yok edilmesi, daha sonra tekrar açılması bir inada işaretti. Müze, 1938 yılında Nazi rejimi tarafından kapatılmadan ve koleksiyonuna el konulmadan önce de 6,474 objelik bir koleksiyona sahipmiş. Daha sonra 1988’de Viyana Kent Yönetimi, Viyana’da Yahudi Müzesi’ni yeniden kurar ve 1993’te müze Dorotheegasse’deki Palais Eskeles’te bugünkü konumunda açılır.

Deneyim sürecinin üçüncü haftasında Amsterdam’dan Avusturya-Viyana’ya bileti kesip gittim. Amacım bir Pazar gününü müzede geçirmek ve olabildiğince gözlem yapmak, not almak.

Şehrin tam merkezinde yer alıyor müze. Önünde nöbet tutan polis dikkatimi çekiyor. Korunan bir merkez. Dört katlı bu binada her kat sizi çeşitli bir yere götürüyor.

Açıkçası insanın hafıza konusunda perspektif kazanabileceği bir mekân burası. Yani onca yolu kat etmiş olmama fazlasıyla değdi. Nedeni basit: Geçmişi, acıyı, belleği, anıyı yaşatmaya dair yol ve yöntem konusunda zengin bir literatüre sahip burası. Burada dolaşırken aslında bir şeyi hafızalaştırmanın çok basit ama bir o kadar da zor olduğunu anladım. Basit, çünkü yoktan bir şey var etmiyor; var olana farklı bir bakış getirerek onu geleceği taşıyor. Zor, çünkü bunun için muazzam bir bilinç ve sürdürülebilir sistem gerekiyor. Bakmak ve görmek arasındaki farktan bahsediyorum. Bu konu sanırım en temel çıkmaz olarak deneyim boyunca boğuştuğum şey oldu.

Müzede yoğun bir görsellik, nokta atışı materyaller, tarihsel kesitler, dijitalleştirilen bir miras ve daha pek çok şey var. Somutlaştırmak adına birkaç örnek üzerinden gitsem iyi olacak.

En alt katta reklam panolarına benzeyen yapılardan oluşan bir alan var. İçinde sadece fotoğraflar var. En başta da eski film rulolarının kutuları. Bunun hikâyesi, Budapeşte’de soykırımdan kurtulan Margit Dobronyi isminden geçiyor… 1956’da Viyana’ya bir mülteci olarak gelen, Macar bir Yahudi olan Dobronyi, gündelik yaşamına devam ederken bambaşka bir şey daha yaptı. Eline fotoğraf makinesi aldı ve 1960’tan 2000 yılına kadar fotoğraf çekti. Kırk yıl boyunca sadece Yahudilerin gündelik hayatını fotoğrafladı. Gündelik yaşamlarını, düğünlerini, yaslarını, üzüntülerini, ritüellerini, yüzlerini, sokaklarını, evlerini. Çektiği fotoları uluslararası kurumlara da göndermeyi ihmal etmedi. Peki, bunları yapmaktaki amacı neydi? Tek bir şey için yapmış: “Yahudilerin hala yaşadığını, var olduğunu anlatmak- göstermek için.” diyor Margit. Film ruloları ve fotoları bugün müzede! Her kare bugün bir ‘ispat’ olarak yaşıyor. Arşiv sahipleri “Margit sayesinde 1945’ten sonra 200.000 dakikalık Yahudi hayatımız var.” derken son derece haklılar.

Bir başka hafızalaştırma örneği de son derece güçlü bir imge olarak etkilemişti beni. Dev bir pano! Üstüne Viyana haritası yerleştirilmiş. Bu haritanın da üzerinde de belli bölgelere sayfalardan kesilmiş cümleler yapıştırılmış. Karmaşık bir şey ortaya çıkmış. Bu yapıştırılan cümleler, soykırım öncesi o adreste yaşayan ama şimdi hayatta olmayan Yahudilerin birbirilerine gönderdikleri mektuplardan alınma! Onlar yok ama cümleleri yaşıyor! Ve harita üzerinde gönderilen adres işaretli.

Üçüncü katta yer alan bir paravana ayrıca dikkat çekici. Maria Theresia (1717-1780), Habsburg hanedanının devleti, 1740-1780 tarihleri arasında bizzat yöneten tek imparatoriçesidir. Kendisinin Yahudi nefreti o kadar yoğunmuş ki, mecburi bazı görüşmeler yaparken araya paravana koymuş, çünkü vebalı olduklarını düşünüyormuş. O paravana bugün sergilenirken yanına da ayna konulmuş. Ayna bir çeşit yüzleşme metaforu olarak işlev görüyor. Paravana arkasına geçerken aynada kendinizi de görüyorsunuz. Farklı bir deneyime dönüşüyor bu durum.

Benzer bir durum Viyana’nın merkezinde, Albertina binası, önünde yer alan bir heykel! Yaşlı bir adam heykeli bu. Yerde yüz üstü uzanmış, elinde bir fırça yerleri siliyor. Heykelin üzeri de zincirle kaplı! 1938’de Naziler Viyana’yı işgal ettikten sonra sokakları ve sokaklarda yer alan sloganları-yazıları yaşlılara tek tek sildirtiyorlar. Onları yerlerde süründürerek onurlarını incitiyorlar. İşte savaş ve faşizme vurgu için bu yerde yatan-zincirli heykel gelen herkesin gözü önünde tüm çıplak hikâyesi ile. Unutturmama üzerine etkili bir anıt!

Müzede geçmişten iz taşıyan binlerce parça var. Bazen bir kâğıt, bir taş, bir bıçak, bir elbise, bir yazı… Bu yönü ile hafızanın kıvrımları arasında, kurtarılabilecek anılar eşliğinde yeniden yeniden üretiliyor gelip onların önünde oturup hikâyelerini okuyan herkesin şahsında. Müzede çok katmanlı bir hafıza kavgası var. Çünkü sergilenen her şeyin bir mücadelesi verilmiş…

NIOD: VAKİT YOK!

Nazi birlikleri, 10 Mayıs 1940’ta işgal ettikleri Hollanda’yı 5 Mayıs 1945’te terk eder. 8 Mayıs 1945 tarihi ise Almanya’nın 2.Dünya Savaşı’nda teslim olduğu tarihtir. Bu tarih, aynı zamanda Avrupa’da savaşın sonudur.

Savaş, Holokost ve Soykırım Enstitüsü (Instituut voor oorlogs-holocaust en genocide) kısa adıyla NIOD, ilginç bir şekilde tam da 8 Mayıs 1945 günü, yani savaşın bittiği gün açılıyor ve hemen çağrı yapıyor dört bir yana: Savaşa, yıkıma, felakete, Holokost’a dair elinizde ne varsa gönderin bize! Çünkü vakit yok… Yarın çok geç olabilir. Savaş içindeki coğrafyaların genel bir hafızaya kavuşamaması, buna izin verilmemesi, savaş sonrası o coğrafyanın etkili bir anımsama yol ve yöntemine sahip olamaması ve daha pek çok sorun, NIOD örneği şahsında çarpıcıdır. Burada foto ve belge arşivi epey güçlü!

NIOD’un çalışma alanı, savaşların, Holokost’un ve diğer soykırımların bireyler ve toplum üzerindeki etkilerine yönelik araştırmalara odaklanan 20. ve 21. yüzyılları kapsamaktadır. Bunun için bu merkez İkinci Dünya Savaşı hakkında bilgi-belge-arşiv topluyor ve bunları erişilebilir/yönetilebilir noktaya taşıyor. Savaş şiddeti ve savaş şiddeti temelli süreçler hakkında tartışmalar ve etkinlikler düzenliyor. Bu merkezin en son yaptığı çalışmalardan biri, “Kürtler ve kitlesel şiddet” idi. Katılma şansı bulduğum bu çalışma, kurumun adına yakışır şekilde çok zengin bir içeriğe ve tartışmaya sahipti.

NIOD çağrı yapıyor ve “Elinizdekileri bize ulaştırın.” diyor. Bu çağrı halen internet sitesinde duruyor ve güncelliğini koruyor! Tarihi bir binada yer alan merkez, binanın ilk haline de sadık kalmış. Çalışmak, araştırmak isteyenlere açık olan kütüphanesinin tam ortasında duran bir ağaç, etrafına cam çekilerek özenle korunmuş. Adeta bina o ağaca göre yeniden düzenlenmiş. “Korumanın” önemine dair sarsıcı bir metafor gibi okumak da mümkün bu ağacı.

NIOD’a benzer çalışma yürüten bir yer de “Ulusal Holocaust Müzesi”… Yeni açılan bir bina. Üç dört katlı bu binanın sadece alt katları faaliyette. Odalara çeşitli adlar verilmiş. Hatırlama, görme… Burada Holokost’ta yaşamını yitirenleri onlara ait birer parça ile tekrardan hatırlatıyor. Diğer yandan da güncel sergiler açıyor. Göç temasına yoğun bir önem veren kurum, bunun için tarihsel bir hatırlatma yapıyor. Hatırlama odasında, cam fanuslar içinde foto, keman, kart veya başka küçük şeyler görmek mümkün. Bu eşyaların yanlarında genelde bir yüz ve kısa bir bilgi oluyor. Bunlar Holokost kurbanlarına dair kurtarılan küçük eşya ve hikâyeleridir.

Bu müzede sadece Holokost kurbanları anılmıyor, muhtaç kaynakça niyetinde Holokost kaynakları da satılıyor. Ayrıca savaşta soykırımı engellemek için çalışmış aile, kurum ve şahıslara dair de anma köşeleri var. Bu minvalde hafıza turları oluyor.

THE BLACK ARCHIVES: SİYAH BİLİNCİ!

“The Black Archives” (Siyah Arşivi)’e Google maps üzerinden bir yer bakarken denk geldim. İlk önce pek anlam veremedim, merak edip detaylı bakınca bilinen bir kurum olduğunu fark ettim. Bulunduğu bölgeye yolum düşerse “Mutlaka bak!” kategorisinden not ettim. Aradan birkaç gün geçmişti ki çalıştığım yerde bir sohbete konu oldu. Sonra beraber gitme önerisi geldi. Herkes “tamam” deyince o hafta sonu için internet üzerinden randevumuzu aldık. Gitmeden önce internetten biraz bakıp tam olarak nasıl bir yer olduğunu, nasıl ve ne çalıştığını anlamak istedim. Angela Davis’ın ziyaret fotolarını görünce daha da heyecanlandım.

Gittiğimiz binanın bazı kısımları gündelik yaşam için kullanılıyordu. Sergi alanı ve esas arşiv kısmı da diğer bölümlerdi. Sergi alanının duvarına büyük ve renkli harflerle “Onze Tori” yazılmış. Yani “Bizim Hikâyemiz”. Hollanda’daki Surinamlıların hikâyesini anlatan bir sergiydi bu!

Bu kurumu Surinamlılar kurmuş. Ve bu kurumun Hollanda’da da kurulmasının bir başka anlamı var, çünkü Surinam, Hollanda’nın sömürgesi. Bu durum aslında hala devam ediyor. 25 Kasım 1975’te Surinam Hollanda Krallığı’ndan ayrılıp bağımsızlık statüsü kazanmış, lakin gel gör ki…

Yöneticilerden Mitchell’ın rehberliğinde arşiv odasına götürülüyoruz ve orada bir tanıtım yapıyor. Kim olduklarını, amaçlarını örneklerle, soru cevaplar ve materyalleri tek tek göstererek yapıyor. Bir siyah olarak Hollanda’da üniversite okurken karşılaştığı ‘tanıyarak dışlama’ pratiklerinden ve kendi tarihine dair derin açmazlardan yola çıkarak beş kişi ile böyle bir işe giriştiklerini anlatınca nedense aklıma Steve Biko geldi. Çünkü ‘bilincin’ altını bir iki kez ısrarla çizdi.

Steve Biko, “Siyah Bilinci” hareketinin öncü ismiydi. Biko, 1977’de daha 31 yaşındayken işkencede öldürüldü. Radikal muhalefet tarzı ile Mandela’dan daha çok bilinen bir liderdi yaşadığı zamanlar. Biko’ya göre hafızası elinden alınmış, bu sayede insandışılaştırılmış siyahların yapması gereken tek şey; kendi özlerine dönmeleri ve kültürlerini hatırlamaları gerekliliği idi. Ayrıca, Biko’ya göre siyahlık, deri rengiyle ilgili bir mesele değildir; siyah olmak, zihinsel bir yaklaşımdır.

Black Archives de felsefesini tam olarak bu düşünceler üzerine kurmuş denilebilir. Arşivde sergilenen kitap-belgeler ve görsel bazı imgeler, tam olarak siyahları köle ve bugün de nesne gören yaklaşımların deşifresi üzerinedir. Popüler kültürde siyah motifi ve işlenişi de ayrıca anlatılıyor örnekler üzerinden.

Bu kurumun oluşturduğu ve yapmaya çalıştığı şey, bir bilinç aşılamak. Fakat Hollanda’da şu aralar başları belada biraz. Çünkü gazete manşetlerinde hedef yapılıyorlar sürekli. Onlara destek verenler “İşte finansörleri!” denilerek, “ülkemize karşı faaliyetler” şeklinde servis edilerek manipüle ediliyorlar.

Arşivde tarihsel önemli belgeler bulmak mümkün. Yine dileyen burada çalışabiliyor, belgeler çalışmak isteyenlerin erişimine açık… Black Archives’ta en çok ilgimi çeken “Ölmek de acı ama belki daha büyüğü yok olmak.” sözüne tutunan bir çalışma azimlerinin olması oldu.

***

Buraya gezdiğim tüm yerleri almam zor, genel çalışma prensipleri, halleri benzerlik gösterdiğinden hepsini ortak kılacak bazı örnekler verdim. Aslında sergilere de ayrıca bir paragraf açmak belki faydalı olabilirdi. Sergiler de hafıza konusunda çok önemli bir farkındalık katıyor. Kalıcı olabilecek çalışmaların ön adımı olarak da çokça işlevsel. Hakeza farklı disiplinler üzerinden de deneysel şeyler yapabilme imkanı veriyor. Uri Katzenstein’ın “The Institute of Ongoing Things” adlı sergisi bu konuda çarpıcı idi benim için. Kullandığı materyaller, söylediği şeyler her açıdan kışkırtıcı, tartıştırıcıydı. Örneğin Nazilerin gamalı haçından oluşan karşılıklı iki sandalye yapmış, birine kendisi diğerine de oğlunu oturtmuş! Bize rehberlik eden kadın, bu çalışmanın haliyle tepki ve tartışmalara yol açtığını söyledi. Yine tabanca kurşunlarının ezilmesi ile yapılan ve uzaktan göze güzel gözüken boyun kolyesi! Soruyor Katzenstein: taktığın zaman verecek acıyı duyumsar mısın?

Toparlayacak olursam;

Hafıza söz konusu olduğunda verilen savaş çok çetin oluyor her daim. Çünkü her şey bu alana dair! Her şey bu alanın farklı hallerine tekabül ediyor. Yaşamın başı ve sonu arasında değil, başlamayan kısmı da dâhil… Yaşamın çarpıtılma düzeyi, değerlerden kopartılma hali, sınırların kırılganlığı da buna dâhildir şüphesiz…

Kırk beş günlük deneyim boyunca kendimi biraz ‘hafızanın peşinde’ gördüm. İlk gittiğim gün ile geldiğim gün arasında bu meseleye dair önemli farklar var. Bu fark, teoriden öte pratik alana dairdir. Elbette yol ve yöntem noktasında, düne oranla daha az yoksulum. Deneyimlerini paylaşan, hafızayı nasıl taşıdığını cömertçe anlatan pek çok kişi ve kurumla buluşmuş olmak, kendi hafızamın mekânlarını canlı kılmasında çok olumlu yansımaları oldu.

Yeri değil belki ama belirtmem gereken bir husus daha var. beraberce Değişim programının hafıza ve vicdan mekânları bağlamında tanıdığı şans, imkânları kıt olan birçoğumuz için çok çok değerli. Teşekkürü borç biliyorum kendi adıma. Ahlaki bir tutum olarak bunun altını çizme ihtiyacı hissediyorum.

 

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir