Yorgun Tezatlıkların Bitmeyen Savaşı

Abdulhamit Akın / beraberce Değişim 2018 Gönüllüsü

Avrupa’da son dört-beş yıldır iyice yükselen sağ politikalar ve bunun sosyal yansımalarının ülkeler arasındaki sınırları ne kadar koyulaştırdığını, sosyal dışlama ve ayrımcılığı ne kadar arttırdığını görmek mümkün. Güvenlik politikalarının insan özgürlüğünü esir alması pahasına yası ulusal çerçeveyle sınırlandırması ve insani ilişkilere tekinsiz ve mesafeli roller yüklemesi elbette bu durumun sonucu. Kendi milliyetleriyle en çok gurur duyan nüfusa sahip Polonya da dinsel ve milli karakteriyle sıkı bir korunmacı karaktere sahip. Nazilerin, Sovyetlerin zırhından geçmiş Polonya. Kimilerine göre toplumun bugünkü milliyetçi, hatta yer yer ırkçı tavrını belirleyen temel etken geçmişinde yaşadığı Auschwitz gibi acı deneyimler ve topraklarına sadık olma ihtiyacı. Öte yandan temel mesele acının kişiler, binalar ve anıtlar vasıtasıyla nesilden nesile nakledilir olduğu Krakow gibi bir yerde sert mizacın psikanalitik noktasını yakalamak.

Kazimierz

Açık hava müzesini andıran Kazimierz, Yahudilerin Krakow’da savaş öncesi yaşadığı bir mahalle. Savaş öncesi büyük çoğunluğu Kazimierz’de olmak üzere 68.000 civarında olan Krakow’daki Yahudi nüfusu bugün 2000 civarında. Hemen yanı başında Yahudi mezarlığı bulunuyor. Burada yer alan yedi sinagogdan ikisi müze olarak kullanılıyor ve zamanında Naziler tarafından tahrip edilmiş. Ne var ki 2. Dünya Savaşı sırasında şehir direnmeden teslim olduğu için binalar kendi hafızasını muhafaza etmiş ve çok fazla deformasyon olmamış. Bu durum Holocaust hakkında film çekmek isteyenler için doğal bir plato oluşturmuş durumda. Tüm bu butik mahalle özelliğiyle fazla turist çeken bir yer. Kendini kolayca tanıtıyor ve hakkında fikir veriyor.


Kazimierz’deki Jewish Square: Sağ tarafta Remuh Sinagogu (1557), tam karşıda Eski Sinagog (15. yüzyıl), sol çaprazda Popper Sinagogu (1620)

Galiçya Yahudi Müzesi

Oldukça sistematik bir yapıya sahip olan Galiçya Yahudi Müzesi Kazimierz bölgesinde yer alıyor. İçinde tanıklık ve yas konulu kitapların bulunduğu kitapçı, konuşmaların yapılabileceği birden çok alan, sergi alanı, eğitim odası ve kafeteryasının olması hafıza konseptli bir müzenin içeriği hakkında yeterince fikir veriyor. Ek olarak yıl içinde herhangi bir sıkıntı yaşamadan etkinlikler düzenleniyor ve farklı kimliklerden birçok insanın bir araya gelmesi sağlanıyor. Bu durum aynı zamanda yeni bir toplumsal hafızanın oluşumuna ve buraya gelenlerin birbirine mümkün mertebe daha yakın davranmasına vesile oluyor. Müzedeki her çalışan oldukça iyi ilişkiler kurarken araştırma yapma noktasında da motive edici bir role sahip.


Müzenin geçmiş etkinliklerine bakıldığında konser, film gösterileri ve diğer kültürel etkinliklere rastlamak mümkün. Böylece müze, hafızayı güncel olanla harmanlayarak onu erişilmesi güç belgeler yığını olmaktan kurtarıyor. Hafızayı güncelin, günceli hafızanın bir parçası haline getiriyor. Bu klasik bir müze güzellemesinin ötesinde etkinliklerden ve işleyişten çıkarılabilecek en iyi sonuç olabilir.


Tanıklık ve arşiv konulu kitapların yer aldığı kitapçı

Müzedeki deneyim boyunca Felaket’i (1915) konu edinen bir atölye düzenledim. Diğer gönüllü arkadaşlarla “kimlik” kavramı üzerine tartışma yürüttük. Kayıt belgelerinin okunmasına dair bilgiler edindik. Sergilere gelen insanların sergiye tepkilerini ölçmek için ajanlık yapıp bunları not ettik. Müzenin yaptığı işleri ve konukların internet üzerinden müze hakkında yaptıkları yorumları raporladık. Kısacası işleyiş tarzıyla, etkinlikleriyle, çalışma tekniğiyle Galiçya Yahudi Müzesi stajyerlik için iyi bir mutfak.

Sergi

Müzeye geldiğim ilk gün Chuck Fishman’ın fotoğraf sergisine ve Traces of Memory (Belleğin İzleri) konulu fotoğraf sergisine denk geldim. Sergilerin ilki siyah-beyaz, ikincisi günümüzde fotoğrafları çekilen hafıza mekanlarını ve insanları konu ediniyordu. Böylece iki ayrı temsiliyet alanı ziyaretçilere açılmış oldu.


Chuck Fishman’ın 1975’te çektiği fotoğrafları gösteren Re-Generation sergisi

Chuck Fishman sergisindeki fotoğrafların en iyi yanlarından biri şüphesiz Yahudi yaşamını Auschwitz’in gölgesinde en gündelik haliyle sunuyor olması. Böylece 1975 ve sonrasındaki yaşamın yüzlerdeki temsiliyetiyle karşılaşıyoruz. Her ne kadar o dönemler temsiliyetin yavaş yavaş bedenden tarihi yapı ve anıtlara geçtiği bir dönem olsa da. Özellikle Traces of Memory adlı sergi bağlamında düşünecek olursak John Tagg’ın belirttiği gibi gerçek olan sadece fotoğraf gibi maddi bir unsur değil, aynı zamanda onun taşıdığı görüntünün parçası olduğu söylemsel sistemdir. Bu, geçmişin değil, mevcut anlamların ve değişen söylemsel sistemlerin değişmesi gerçeğidir. Sergideki Traces of Memory beş bölümden oluşuyor ve bunun dört bölümü yapılara, anıtlara ve mezarlara ayrılmışken son bölümde insan suretlerine ve bakışlarına denk geliyoruz: Benjamin’in Son Bakışta Aşk’ı gibi.


Traces of Memory adlı sergi

Deneyim

Galiçya Yahudi Müzesi’ne Türkiye üzerinden bakıldığında birçok ayırt edici özellik ortaya çıkıyor. Türkiye’de hafıza, resmî olana hizmet etmediği müddetçe daha çok yazılı belgeler üzerinden kurulmaya çalışılıyor. Çünkü daha çok kanıta ihtiyaç duyuluyor. Öte yandan Kazimierz ve müzeye baktığımızda yazılı belgenin yerini anıtlar, kendisini doğal olarak hatırlatan yapılar yer alıyor. Başka bir deyişle birçok hafıza anıtının bireyler veya kurumlar tarafından tahrip edildiği Türkiye’de katliamların hatırlatılması için yeniden yeniden çaba sarf etmek gerekiyor. Konuyla alakalı en iyi örneklerden bir tanesi belki de Yahudilerde hayvan haklarının işlendiği atölye oldu. Kazimierz ve müze örneğinde olduğu gibi bellek, anıtların ve dökümanların denetiminden çıkmış ve gündelik üretimin bir parçası halini almıştır.

Burada biraz Krakow’un dışına, 60 km uzaklıktaki bir başka utanç müzesine gitmekte fayda var: Auschwitz-Birkenau toplama kampı. Buradaki acı hafızanın dehşetinden bahsetmeye gerek yok. Ölenlerin duvarlara kazıdığı belli belirsiz yazılar tüyleri ürpertiyor. Ne var ki hafızanın sadece hatırlama değil ama aynı zamanda ilişkilenmeyle de alakalı olduğunu görmek gerekiyor. Başka bir deyişle, burayı ziyaret eden insanların mekanla kurduğu ilişki, hatırlamanın kendisinden daha önemli.


Birkenau’da en solda barakalar. Direkler Naziler tarafından yok edilmek istenen barakalara ait.

Bunu şu gözlemle ele alalım: Felaketin gerçekleştiği yerin fotoğrafını çekmek, ona bakışımızdan çıkacak estetik imajlar yüklemek, oranın hafızasını hiçe saymaktır. Benim de düştüğüm hata bu oldu: Katliamın yaşandığı yerde en güzel kareyi yakalamaya çalışmak. Arzumuz bakışımızı pazarlamak için çıldırıyor. Nazilerin yüz binlerce insanı zehirli gazla öldürdüğü yerde, Halepçe’de veya Bosna’da bizler anlamı arka plana atıyoruz. Bu mekanların parçası olmayan bedenimizi oraya monteleyerek devasa bir arınma yaşıyoruz. Belki de bakış bedende gömülü, canavarlığın tarihi bu mekanlarda. Toplu halde poz veren bir grubun utangaç bir gülümsemeyle verdikleri pozlar Auschwitz’in puslu hayaletine meydan okumaya devam ediyor.

Bu kısa deneyim aktarımını şu iki soruyu sorarak noktalayalım: Dünya siyasetinin bireyi sağ politikalarıyla rahatça eğip bükebildiği tekinsiz bir ortamda acı hafıza toplumun bir araya gelmesinde ve mesafeleri yakınlaştırmasında ne kadar rol olabilir? Polonya özelinde felaket üzerine kendini inşa eden bu milliyetçi tavır göçmen karşıtlığının arttığı bu dönemde nasıl mümkün olabiliyor?

(Fotoğrafların bir kısmı telefonla, bir kısmı analog kamerayla çekildi)

 

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir