Krakow’da Yahudi Kimliğinin İzleri

Abdulhamit Akın / beraberce Değişim 2018 Gönüllüsü 

Krakow’da bulunduğum süre boyunca dikkatimi çeken noktalardan birisi Polonya’nın Avrupa’ya göre konumu ve bu konumun getirdiği sonuçlar oldu. Her şeyden önce nadiren de olsa Anti-semitik tavır devam ediyor, ama büyük oranda Komünizmin çöküşüyle Yahudiler iyice gündelik hayatta görünür olmaya başlamışlar. Bir önceki yazıda sorduğumuz soruya tekrar dönecek olursak, Polonya’daki milliyetçi tavrı nasıl açıklayabiliriz? Renata Salecl, II. Dünya Savaşı’ndan sonra bireyler önünde artan seçeneklerin ve durmaksızın kimlik değiştirme baskısının özel bir kaygı hissini arttırdığını dile getirmiştir.[1] 11 Eylül sonrasındaki durum bu kaygıyı daha da besledi. Tüm bu süreçte Polonyalı ve Yahudi olmak ayrı alanlara tekabül eden iki ayrı kimlik olarak beliriyor. Polonyalılar (aynı zamanda Katolik anlamına geliyor) ve Yahudiler hafızada müzakere ederken kimlik temelinde kaygının tetiklediği çatışma kısmen de olsa devam ediyor. Nitekim müzede sergilenen fotoğraflarda “Poles and Jews” açıklamalı fotoğraflara da yer verilmiş durumda.

Buna dayanarak II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından Polonya’yı terk etmek zorunda kalan Yahudi nüfusuna baktığımızda Anti-semitik tavrın devam ettiğini görüyoruz. Dini kimliğin etnik kimliğe baskın geldiği Polonya’da aynı dili konuşmak veya aynı etnisiteden olmak yeterli değil. Gönüllü arkadaşlardan Katherina’nın yaptığı sunuma göre 1946 yılının sadece üç ayında Polonya’yı terk etmek zorunda kalmış olan Yahudi nüfusu 62000 civarında.

Yıllar süren emeğin sonucu olarak Traces of Memory adlı sergi Polonya’daki Yahudi hayatının panoraması niteliğinde. Sergide toplamda 130 fotoğraf yer alıyor ve hepsi farklı fotoğrafçılar tarafından çekilmiş. Özellikle Polonya’daki Yahudi kalıntılarını gösteren belli mekanlar ve geçmişin nasıl hatırlandığı meselesi oldukça önemli. Bu durum bir yandan geçmişteki Yahudi yaşamı hakkında bilgi sunuyor, öte yandan Yahudi kimliğinin bu pratiklerle bağlantısını ortaya koyuyor. Kimi yıkılan, kimi olduğu gibi kalan bu yapıların çoğu halen hatırlamayı mümkün kılıyor. Bu sergide bedenin yerini alan mekanlara denk geliyoruz. Öte yandan Chuck Fishman’ın siyah-beyaz sergisinde kültürel aktivitelere, dini törenlere, evlilik törenlerine yer verildiği için bu sergide insan suretlerine daha çok denk geliyoruz.

Bir diğer önemli nokta istatistiki veriden hikayeye, yani belleğin kaynağına geçiş meselesidir. Kazimierz’teki anıt veya abidelerle temas kuruldukça mikro hikayeler çoğalıyor ve bunlar büyük kıyımın adı konmuş parçası oluyorlar. Bunu sağlayansa hafıza mekanlarıyla, anıtlarla ve müzelerle kurulan yakın temas. Konsantrasyon kampındaki bir gencin annesine veya sevgilisine yolladığı mektubun veya katledilen 88 kişinin isimlerinin yazılı olduğu tabletlerin bıraktığı etki istatistiki verilerden daha etkili oluyor. “Kurbanların mezarlarının olmadığı düşünüldüğünde, mezarın yerine geçebilecek bir yas ve anımsama mekânı olarak işlev görür anıt.”[2] Ne var ki, Kazimierz’in göbeğindeki ufak bir pazarda Nazi subaylarına ait rozet, kibrit kutusu ve SS’leri çağrıştıran kişisel eşyalar satılıyor. Galiçya Yahudi Müzesi’ne 300 metre uzaklıkta. Bu durum Nazileri normalleştirmekten ve hatta popüleştirmekten başka bir anlam taşımıyor.


Eski Sinagog önündeki bir anıt. 1943 yılında burada öldürülen 30 kişinin simgesel mezarı gibi.


Ghetto Heroes Square. Kampa götürülürken mecali kalmayan ve öldürülen Yahudiler için 2005 yılında yapılmış. 70 sandalye bulunuyor ve her biri 1000 Yahudi kurbanı temsil ediyor

Müzede yaptıklarımızdan yola çıkarak yorumda bulunacak olursak şunları söylemek mümkün. İlk olarak farklı ülkelerden gelen arkadaşlarla ortak çalışmalar yapmak Holocaust’u farklı açılardan tartışmamızı sağladı. Almanya’dan, İsviçre’den, Avusturya’dan ve Yunanistan’dan arkadaşlarla gerek atölyeler gerekse tartışmalarda deneyim aktarımı yaptık. Böylece, Yahudi kültürünü pratiğe döken etkinliklere yardımcı olmaya çalıştık.


Benna ve Katharina (Almanya), Agnieszka (İsviçre), Christoph (Avusturya)

Müze çalışanlarından Kasia, müzeyi en çok Yahudi olmayanların ziyaret ettiğini belirtti. Bu durumda her iki sergi de gerçek bir yüzleşme alanı yaratıyor ve bu durum özdeşleşmeyi az da olsa mümkün kılıyor. Öte yandan Türkiye özelinde düşünecek olursak bu pek mümkün değildir. Müzeler, en çok o müzenin kimliğini taşıyanlarca ziyaret ediliyor. Başkasının acısına, bu tür hafıza mekanları üzerinden ortak olmak bir yana, Türkiye’de bu mekanlar ortadan kaldırılıyor. Çünkü hatırlamanın önüne unutuş konuyor.

Çatışma ve müzakere dinamiklerinin zamana göre değiştiği her yerde geçmişin kaygısı bugünü rahatsız etmeye devam edecek. Başka bir deyişle Polonya’da büyük oranda yüzleşme alanı tamamlanmış olsa da Antisemit tavır -az da olsa- devam ediyor. Bugün müzeler, anıtlar ve abideler en çok Yahudi olmayanlarca ziyaret edilmeye devam ediyor. Eksik veya fazla.

Dipnotlar:

[1] Renata Salecl. On Anxiety. London: Routledge, 2004, S.4.

[2] Andreas Huyssen, Alacakaranlık Anıları: Bellek Yitimi Kültüründe Zamanı Belirlemek. İstanbul: Metis, 1999, S. 188.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir