Wannsee Konferans Evi ve İki Tema…

Sarp Balcı / beraberce Değişim 2018 Gönüllüsü 

Wannsee Konferans Evi’nde edindiğim deneyime dair iki tema, son blog yazımın ana konusunu oluşturuyor. Bu iki temadan hiçbiri üzerine, bir blog yazısının sınırlılıkları kapsamında tüketici bir tartışma yürütmek kabil değil. Fakat Wannsee’nin ırkçılıkla, anti-semitizmle ve ayrımcılıkla mücadele kapsamındaki eğitimle ilgili hassasiyetinin altını çizmek için bu temaların üzerinde durmayı önemsiyorum. Bahsettiğim temalar sırasıyla; “Nazi Almanya’sında Yahudi kimdir?” sorusu ve bu sorunun Wannsee ile ilişkisi, diğeri ise terminoloji önemlidir; neden Holokost yerine Şoa kullanılmalı. Böylelikle hem Şoa hem de Wannsee’nin faillik boyutu üzerine durup düşünmenin eleştirel hafıza inşasına oldukça sınırlı da olsa katkısı olmasını umut ediyorum.

Nazi Almanya’sında Yahudi kimdir sorusu ve bu sorunun Wannsee ile ilişkisi

Ağustos 1934’te Hindenburg’un ölümü ve Referandumun ardından Adolf Hitler, Almanya’nın Führer-mutlak lider-’i haline geldi. Bu ikiz hadiselerden neredeyse bir yıl sonra Nazi Rejimi kendisini konsolide etmek adına durmak bilmez biçimde adımlar atmaya girişti. Nitekim, 1935 sonbaharında Nazi İdeolojisi, tarihte Nürnberg Yasaları olarak bilinen bir dizi yasal düzenlemeler eliyle, tüm ağırlığıyla yürürlüğe konuldu. Nazi Partisi’nin yıllık toplantısında anılan yasaların ilanı yalnız Yahudilerin değil, çok geçmeden, yaşamaya değerli olmayan yaşamlar –Lebensunwertes Leben– tanımlaması altında Çingenelerin, mahpusların, eşcinsellerin, ‘dejenerelerin’, muhaliflerin, kalıtsal bilişsel ve fiziksel engellilerin, sar’alıların, şizofrenlerin, manik-depresiflerin, inme geçirmiş olanların, adale erimesi geçirenlerin, sağırların, dilsizlerin, avarelerin, akıl hastanelerinde yatanların ve zayıfların yaşamları için bir dönüm noktası oldu.

Irkçı görüşler, sahte bilim kılıfıyla desteklenmiş ve propaganda görsellerine dönüştürülmüştür. Çizimde “aşağı olan, sağlıklı nüfustan daha çok çoğalır…” demektedir

Nazizim ırkların saflaştırılması ve temizlenmesi fikrini savunmaktaydı. Sözde insan ırkları arası hiyerarşiye dayalı bu görüş, ırkların farklılaştırılmasına olağanüstü önem atfetmekteydi. Alman kanının, üstün insanlığın kaynağı olarak yüceltilmesi ve saflığının temininin Alman Ulusunun/Halkının varlığını koruyabilmesinin şartı olduğu düşüncesi üzerine inşa edilmişti. Dolayısıyla Nürnberg Yasaları, ırkların ayrımına ve ayrımcılık üzerine inşa edilmişti. Bu düşünceye paralel olarak, yeni-Lamarkçı temizleme ile ırk ve gelişim anlayışına, çok geçmeden, ‘Deforme Yenidoğanları Bildirim Yükümlüğü’ hukuki başlığı altında, çocuklara dönük ötenazi programı eşlik etmiştir.

Reich’ın yeni eliti ırk konularına takıntılı bir yaklaşım içinde olduğundan, İçişleri Bakanlığı, devletin yurttaşlık yasalarının yeniden yazımı sorumluluğunu üstlenecek bir görev gücü oluşturmuştur. Görev gücü, ‘alanda uzman’ üç kişiden ibarettir. Bu çerçevede Bernhard Lösener, Franz Albrecht Medicus ve Wilhelm Stuckart, Nürnberg metinlerini kaleme aldılar.

Nürnberg Yasaları, Yahudiyi, üç veya dört büyük ebeveyni Yahudilikten başka bir dine dönmüşler de dahil olmak üzere Yahudi olan kişi olarak tanımlamaktaydı. Bu kapsamda, “Alman Halkının/Ulusunun Kalıtsal Sağlığını Koruma Yasası”na göre tüm müstakbel evlilik partnerlerinin Reich sağlık kurumlarınca verilebilen ‘evlenmeye ehil’ sertifikası alması şart koşuldu. Anılan sertifikaların kalıtsal rahatsızlıkları ve bulaşıcı hastalığı olanlara verilmesi ise yasaktı. Aksi mahiyette evlenme girişiminde bulunmak, ilgili Yasaların ihlali anlamına gelmekteydi. Dolayısıyla ‘ırksal olarak şüpheli mahiyette’ çocukları olabilecekler arasında evlenme ve cinsel ilişki yaşama yasağı genişletilmiş ve ‘ırksal kötü şöhret’ olarak tanımlanıp, ceza gerektiren suç niteliği kazandırılmıştır.

Wannsee Konferansı tutanaklarında[1] belirtildiği üzere, Stuckart, o dönemde Reich İçişleri Bakanı olan Wilhelm Frick’i temsilen Konferansa katılmıştır. Konferans esnasında, Nihai Çözüm kapsamında kimin Yahudi olduğunun ve sterilizasyona, deportasyona ve yok edilmeye tabi kılınacağının belirlenmesi önemli gündem maddelerinden biri olmuştur. Stuckart burada, Görev Gücünün 1935’te kaleme aldığı haliyle varolan yapıyı hararetle savunmuştur. Nitekim, Konferans tutanaklarına bu durum; “… nihai çözüm planları doğrultusunda, sorunun mutlak çözümünün önşartı kapsamında karışık evlilikler ve karışık kan sahipleri sorunlarının da çözüme ulaştırılmasında Nürnberg Yasaları temel olacaktır…” şeklinde yansımıştır. Yine de Reinhard Heydrich iki hafta sonra, Reich Merkezi Güvenlik Bürosunda bir takip toplantısı düzenlemek ihtiyacı hissetmiştir. 6 Mart 1942 günü yapılan toplantıda mischlinge-karışık- (büyük ebeveynlerinden ikisi Yahudi olan) bireyler ve karışık evlilik yapmış çiftlerin durumları ele alınmıştır.[2] Toplantıda Stuckart, sadece birinci derece mischlinge bireylerin zorla sterilize edilmesini ve Almanya’da kalmaya devam etmelerini ve “doğal olarak soylarının tükenmesini” savunmuştur. Böylelikle Alman eşler ve karışık ırklara mensup çiftlerin çocukları üzerinde doğabilecek muhtemel rahatsızlıklar da ortadan kaldırılmış olacaktır.

Terminoloji önemlidir; neden Holokost yerine Şoa kullanmalı

Dil, söylemin inşasıyla bağlantılı fikirlerin kendini açık ettiği haliyle, ideolojilerin savaş alanıdır. Dolayısıyla öznelerin kelimesel tercihleri, öznenin öznelliğini inşa eden, ideolojik özellikleri ve unsurları cisimleştirir. Yani, ideoloji ve öznenin söylemsel tasviri, potansiyel olarak, iktidar pozisyonları için daimi bir mücadele içerisinde olabilir. Bu da özellikle dışlayıcı unsurlarına dönük şüphe içinde olmayı gerektirir.

Holokost-holocaust– İngilizcede, 13. yüzyılın ortalarından itibaren kullanılagelmiş bir kelime. Eski Fransızca’da 12. yüzyıldan itibaren holocauste olarak kullanılıyor ve “yakılarak kurban etme” veya “yanmış sunu” anlamına geliyor. Kelimenin etimolojisi Yunanca holokauston’u işaret ediyor. Kökünde holos-tüm ve yanmak fiilinin-kaiein– sıfatlaşmış hali olan kaustos-yanmış dolayısıyla ‘tümüyle yanmış’ anlamı yer alıyor. Aynı anlam Geç Latincede holokauston olarak devam ediyor. 1670 sonrasında İngilizcede anlam genişlemesiyle, yanmış sunu anlamı katliam, büyük sayıda insanın yok edilmesi içeriğini kazanıyor.[3]

Holokost kelimesinin İngilizce’de yüzlerce yıldır en kıyıcı ve gaddar biçimleriyle kitlesel öldürmeyi ifade eden anlamsal içeriğinin tıpkı jenosit gibi genelleştirici bir yönü var.[4] Buna karşılık Şoa, Musevice’den gelen, tahripkar kasırga,[5] felaket anlamını içeren bir kelimenin, anlamsal olarak genişlemesiyle Nazi Rejiminin Avrupa Yahudiliğini tamamen ortadan kaldırmaya dönük pratiklerine işaret eden spesifik bir kelime olarak çok daha yerli yerinde bir alternatif oluşturuyor. Dolayısıyla. kurban ya da tam olarak, yanmış sunu içeriğiyle ve teolojik çağrışımlarıyla holokostun yerine Şoa kelimesinin tercih edilmesinin Yahudi kimliğiyle ve kimliğin kendini inşa etme süreçleriyle bağlantısı göz ardı edilemez. Öyleyse, bir yandan ünik içeriğiyle bu tercihe, kelimenin ayırıcı yönü göz önünde bulundurulduğunda ve kimliğin kendi kendini inşa mücadelesine saygıyla yaklaşılmalı öte yandan da potansiyel olarak dışlayıcı yönüne dair de şüpheyle yaklaşılmalı. Wannsee üzerine düşünürken terminolojik tercihlerimizin bizleri ideolojik savrulmalardan koruyabileceğini de hatırlamak gerekiyor.

Wannsee Arşivinden, Protokolün ilk sayfasını gösteren fotoğraf

Bitirmeden önce, son olarak değinmek istediğim bir husus var. Bazen tarihte küçük olaylar kendi sınırlarını aşan etkide bulunur. Savaşın son günlerinde Reich bürokrasisinin modus operandi-iş yapma biçimi-(si)nin kendi suçlarının ve zalimliklerinin üstünü örtmek amacıyla büyük miktarda belgeyi yakmak veya yok etmek olduğu bilinen bir gerçektir. Şoa’nın açık inkarıyla ve reddiyle ve ayrıca Anti-semitik ve ırkçı düşüncenin iyi bilinen yöntemleri arasında yer alan, ilgili tarihsel olayları ve olguları süreğen küçültme ve göreceli kılma çabasıyla mücadelede, belgeler ve belgeleme hayati rol oynar. Belgeler tarihin karanlık bölümlerine dair somut maddi kanıtları oluşturduğundan Wannsee Konferansı’nın tutanaklarının bulunması, Şoa’nın tarihyazımı açısından dönüm noktalarından biri olmuştur. Tutanakların 30 kopyasından 16’ncısı dönemin Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı olan Martin Luther’in şahsi çalışma odasında ele geçmiştir. Savaşın son aşamasında gerçekleşen bir dizi olay neticesinde oda, dokunulmadan kalabilmiştir.

Wannsee Arşivinden, Martin Luther (1895-1945)

Martin Luther’in odasında ele geçirilen tutanakların bir kopyası bugün, Wannsee Evi’nde, Konferansın gerçekleştiği düşünülen odada gösterimdedir. Orijinal kopyanın binada olmaması, Wannsee dolayımıyla, bir hafıza mekanını özgün kılan unsurların ne olabileceğine ve fazlasına dair yeni tartışmalara kapı açmaya devam ediyor…

 Dipnotlar:

[1] http://holocaust.umd.umich.edu/news/uploads/WanseeProtocols.pdf, 14.09.2018.

[2] Reich Merkezi Güvenlik Bürosunda 6 Mart 1942 günü yapılmış olan toplantının tutanaklarına ulaşmak için bkz.; https://www.trumanlibrary.org/whistlestop/study_collections/nuremberg/documents/index.php?documentid=C193-5-11&pagenumber=2, 14.09.2018.

[3] https://www.etymonline.com/word/holocaust#etymonline_v_12103, 14.08.2018.

[4] 1933 yılında holokost terimi, büyük ölçekli bir kitap yakma hadisesiyle, ilk kez Nazilerle ilişkilendiriliyor, https://www.huffingtonpost.com/2012/01/27/the-word-holocaust-history-and-meaning_n_1229043.htm, 14.08.2018.

[5] http://www.annefrankguide.net/en-GB/bronnenbank.asp?oid=3113, 14.08.2018.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir